Email:
Şifre:
• Şifremi Unuttum
• Üyelik Başvurusu
Facebook ile Giriş Yap

Andolsun şu akıp giden zamana...

Yetiştiğimizi sandığımız bir anda yine kaybettiğimizi tahayyül ediyoruz. Çılgın bir koşuşturma içindeyiz. Her şeyi kaybediyoruz. En çok da kendimizi… Ne çocuk olabiliyoruz, ne olgun, ne de erişkin. Acaba bu modellerde bizim sabitlediğimiz kalıplardan mı ibaret? Yaşadığımız anı kaçırıyoruz. Karşımızdakinin gözünde ve sözünde arayacağımız neşeyi, elimizdeki telefona gelen mesajda arıyoruz. Ve yine mesajlar bombardımanı içinde kayboluyoruz. Parametreler çoğaldıkça onlara sinyal ya da tepki gücümüz azalıyor.

Duygusuzlaşıyor, hissizleşiyor ve her şeyi tüketerek anlamsızlaştırıyoruz. Siyah ve beyazın sadeliğinden renk cümbüşüne geçerek her tarafı rengârenk görmeye çalışıyor ve renk körlüğüne bulaştığımızın farkında olmuyoruz. En uzaktaki arkadaşlarımıza, dostlarımıza bile yakın olmamız gerekirken en yakındaki dostlarımıza bile uzak kalıyoruz. Miyop ve hipermetrop arası ne yapacağımızı bilmeden günlük hırslarımız ve tutkularımızın esaretinde yalnızlaşıyor, asosyalleşiyoruz. Benlik ve bencillik sarmış her tarafımızı. Paylaşmanın gücüne inanan bir toplumdan her şeyini esirgeyen bir topluma dönüşüyoruz.

Zihinler dâhil dağınıklık ve keşmekeş her tarafta. Çocukluğumuzda, sevenlerimizin doldurduğu hatıra defterlerimiz varken şimdi çılgın pastalar ve doğum günü partileri var. Şu an boşluklarımızı bile dolduramıyoruz. Bir soğanı bile ikiye bölüp paylaşan bir kültürden, acımasız, benimki benim seninki de benim olmalı zihniyetine dönüştük. İletişim fizikselden dijitale, ruh histen nesneye odaklanmış durumda. Evet, anı yaşamayı cep telefonlarına ve onların fotoğraf makinelerine kaptırdık. Hepimiz farkında olmadığımız bir arayıştayız. Kendi kendimizi arıyoruz ne aradığımızı bilmeden. Bakın bu hız ve yetişme, acelecilik, kaybolma, kaybediş ve taarruzdan kurtuluşu Wilfred A. Peterson nasıl betimlemiş;

“Beni yavaşlat Allah’ım! Yüreğimin atışlarını düşüncemin sakinliğiyle rahatlat. Zamanın sonsuz görüntüsüyle hızımı azalt! Bana güncel kargaşanın ortasında, tepelerin ölümsüz sakinliğini ver. Bir çiçeğe bakmayı, eski bir dostla sohbet etmeyi ya da yeni bir dost edinmeyi, yolunu kaybetmiş bir köpeği okşamayı, ağ yapan bir örümceği izlemeyi, bir çocuğa gülümsemeyi, iyi bir kitaptan birkaç satır okumayı ve yarışın daima daha çok hız için olmadığını anımsat her gün bana.
Yavaşlat beni Allah’ım! Bana ilham ver. Köklerimi, yaşamın katlanılan değerlerini toprağının derinliğine göndermek, kaderimdeki yıldızlara doğru daha çok büyüyebilmek için. Yavaşlat beni Allah’ım! 
Allah’ım! Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret ver; değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sabır ver; ikisi arasındaki farkı bilmek için akıl ver. ”

Çocuklarımıza artık masallar anlatmıyoruz. Batman, Superman, Lego Chima gibi yeni nesil kahramanlar çocuklarımızın hayatlarını sarmış durumda. Unuttuk eski masalları. Nutkumuz tutuldu. Güzel görüp güzel düşünüp güzel yaşamak yerine, egoların maksimize edildiği bir hayat yaşıyoruz.

Evet, yavaşlamamız, sakinleşmemiz ve dinginleşmemiz lazım. O zaman belki bir çocuğun gülümsemesini kaçırmaz, martıları ıskalamaz ve böylece gökyüzünü doya doya seyrederiz. Rüzgâr gibi her şey esilen yöne doğru sürüklüyor insanı. İstikameti şaşırmamalı. Araçlar amaçlara dönüşmemeli ve şunu unutmamalıyız. Esas mesele mutlu ve huzurlu olmaktır hayatta. Yoksa daha fazlası ya da daha fazla ben, ne beni ne bizi mutlu edemeyecektir. Temel mesele insanoğlunun insanlık olarak biz şuuruna varabilme meselesidir. Bu egolardan kurtuluşun yegâne yoludur.

Bu gemi hepimizin içinde olduğu büyük bir gemi, hırslarımızdan, arzularımızdan uzaklaştıkça daha fazla bize kavuşma imkânımız hep beraber olacaktır. 

30 Eylül 2014 Salı